Monday, August 25, 2008

21 Festivalin Ertesinde, Festivalin Dışından…

:: Yeşim Özsoy Gülan ::
------------------------------
Her köyde, kasabada, kentte huzursuz ruhlar vardır bilirsiniz. Ama aslında her evde en azından bir tane huzursuz ruh bulunur. Öyle ahım şahım bir nedeni yoktur huzursuzluğun. Var olmanın birincil şartıdır yalnızca. Eğer varsanız huzursuzsunuzdur, o kadar.
Halbuki bu bedenler ne kadar seviyor bu dünyayı!


Özen Yula, "Jartiyer, Kırbaç, ve Baby-Doll'un Ötesindekiler" adlı kitabından, "Yakındoğu'da ihanet", sayfa 123, Yapı Kredi Yayınları, 2005

Garip bir coğrafyadayız… Ne idüğü belirsiz… Ama bir yandan da o kadar dopdolu ve yüklü bir toplumuz ki işin içinden çıkmak çok zor.

Umberto Eco, George Perec’in tüm dünyayı algılayabilecek, anlatabilecek bir kitap yazma isteğinden bahseder. Ardından da yazarın 18 Ekim 1974 tarihinden 20 Ekim 1974 tarihine kadar Saint-Sulpice meydanında olan her şeyi ‘canlı olarak’ betimlemeye çalıştığı kitabına referans verir. Bırakın dünyayı, kendimizi bile betimlemeye çalışmak büyük bir çaba gerektiriyor. Evrensele ya da bütüne ulaşmak için kimi zaman kişisel bir noktadan çıkıyoruz kimi zaman ise politik olandan. Bazen, her zaman değil nadiren, bu ikisi çok usturuplu bir şekilde iç içe giriyor. Sonra da kişisel olan politiktir diyoruz; işin içinden çıkıyoruz ve bir an için rahatlıyoruz.

Bu seneki İstanbul Uluslar arası Tiyatro Festivali’nin dışında seyrettiğim iki oyun; iki genç, dinamik, zıpkın gibi oyun, bana tüm bunları yeniden düşündürttü. Bunlar, Fransız Kültür’de genel provasını izlediğim Biriken adlı grubun Yakındoğu’da İhanet ve Oyun Deposu adlı yeni tiyatro grubunun Çirkin İnsan Yavrusu adlı oyunlarıydı. Tesadüfi olarak ikisinin de beyin takımı aynı doğum tarihlerinde dolanıyor. Yani benim de dahil olduğum 1970’ler değil bir sonraki kuşak; artık 80’liler… Darbe lafını yeni yeni ağzına dolamış, politik olan her şeye sırtını dönmüş, sonra da 2000’ler başında yeniden aymış ve politikliği kendi dinamiğine sokmaya çalışıp becerememiş, dolaylı anlatılardan medet ummuş, alenen söylenen sözlere güvenememiş, sanatsal değerini düşük bulmuş bir nesil değil bu. Çok farklı bir kuşak… Ya da ben bu iki oyunda bunların kıvılcımlarını görüp pek bir sevindim…

İşte tam bu noktada benden bir kuşak ötede sayılabilecek bir yazarla, Özen Yula’yla, bu neslin birleşiminden bahsetmek gerek. Özen Yula’ın Yakındoğu’da İhanet metni için çok şey söylenebilir. Eğer yoğun bir kurgu ihtiyacınız varsa sevgilisini, annesini ve babasını öldürmüş bir adamın travmasından bahsedebilirsiniz ya da depresyonda bir ruhun izdüşümünden, sayıklamalarından da dem vurabilirsiniz. Bence bunların hepsi anlamsız kalır. Metnin temel gücünün ve çıkış noktasının yanında tüm bunlar kanımca laf-ı güzaf. Bu metni değerlendirirken öncelikle bir iç döküş, dışavurum, kusma halinden bahsetmeliyiz. Biriken ekibinin, oyunun broşüründe değerlendirdiği gibi bir “hırıldama”… Sanki benim neslimin ruh hali vücut almış ve açık bir yaradan dizginlenemeden akan kan gibi Yula’nın metninde harflere bürünmüş, akmış, akmış… Bitmeyen bir ağıt olarak değerlendirdiğim bu metin, şu an bile tam olarak tanımlayamadığım içime işleyen bir hüznü içinde barındırıyor. ‘80 sonrası kayıp gençliğe mi aittir bu hüzün, Yakındoğu olarak tanımladığımız, benim başta da belirttiğim sahipsiz coğrafyanın garip güdüleri midir sahibi, nedir, nedendir bilinmez ama insanın içine işleyen bir dışa vurum söz konusu, orası kesin.

İşte tam da bu noktada Okan Urun ve Melis Tezkan tarafından kurulmuş olan Biriken ekibinin başarılı yorumu devreye giriyor. Özen Yula’nın isim vermeden “hiç kimse ve herkes” olarak değerlendirdiği ve Okan Urun’un oynadığı, ağıtın sahibi olan bu karakter, oyunculuk rejisinde ekip tarafından başarılı bir şekilde yorumlanmış. Urun, metnin de kendi iç ritminde var olan atipik bir ses tonuyla, bedeninde yarattığı atıl duruşu çok iyi bir şekilde birleştirmiş. Çok yavaş hareketlerle yere yığılan ve sonra tekrar kalkan ve bu durumu tekrar tekrar yaşayan karakter yorumunda beni tek rahatsız eden durum, oyuncunun bedenine yapıştırdığı ve belirli bölümlerde bir bıçakla delip akıttığı kanla dolu poşetlerde gerçek kan kullanılmamış olmasıydı. Her ne kadar sahne illüzyonu içinde her şeyi kabul etsek de, içi boyalı suyla dolu poşetler işin duygusal ağırlığını hafiflettiğini düşünüyorum. Bunun dışında Okan Urun’un oyuncu enerjisini, bu yoğunluktaki tek kişilik bir oyunu kaldırabilecek güçte bulduğumu belirtmeliyim. Sahneleme rejisine gelince oyunun başında yer alan dans ve ‘clubber’ gençlik videosu olarak değerlendirebileceğim videoyu fuzuli bulmakla beraber, yer yer oyunu kesen video kullanımını çoklukla dozajında ve yerinde buldum. Ancak kimi videolar olmasa da olurdu benim için ve bunların yeniden düşünülmesi bence prodüksiyon için yararlı olur. Sahnede, bir lap top karşısında oturan, kimi zaman oyuna ve karaktere müdahale eden kadın karakterin de ne olduğunun ve çizgilerinin daha net çizilmesi taraftarıyım.

Benim başta belirttiğim, tam olarak adlandıramadığım o iç hüzün, ağıt durumunu Biriken ekibi, naçizane yorumlarında, benim için netleştirmiş ve adını koymuş. Videoların çoğu da bu bağlamda metin ve oyunculukla birleşmiş. Bu ağıt, ‘80li seneleri yaşamış ve bastırmış bir kuşağın 12 Eylül ertesi gizli travmasıdır demişler ve oyunun sonuna doğru yer verdikleri istatiksel video bildirgeleriyle de reji dairesini tamamlamışlar. Aslında yazar da yer yer bu tanımlamaya el verecek sözlerini metnin içine mayın döşer gibi yerleştirmiş ama başta da dediğim gibi bizler farklı bir kuşağız ve mayın yerleştirsek de zihnimizin üstü halen bir toprakla örtülüdür. İşin garip tarafı o toprak da bu metinde olduğu gibi güzellikler ortaya çıkarabiliyor. Hatta insan, mayınlar da olmasa diyebiliyor kimi zaman. Ama belki de o mayınlar da olmasa Biriken ekibinin reji yorumuna açılan kapı da olamayacak! Yorumu sizlere bırakıyorum artık… Bir yerde yakalar izlerseniz bana da yorumlarınızı iletmelisiniz muhakkak!

Bu noktada, yani mayınlar konusu açılmışken, festivalin dışında olup neredeyse festival oyunları kadar, hatta daha fazla bir ilgi görmüş olan yeni bir tiyatro topluluğundan; Oyun Deposu’ndan bahsedeceğim. Maral Ceranoğlu’nun rejisiyle Ceren Ercan’ın dramaturjisiyle karşımıza çıkan topluluk, ilk oyunlarının konusunun odak noktasına tanıdık bir masalı, Çirkin Ördek Yavrusu’nu koymuş. Herhalde Andersen yaşasaydı yazdığı masalın nasıl olup da bu kadar politik bir noktaya çekildiğine şaşırırdı ya da, kim bilir, belki de hiç şaşırmazdı! Tıpkı Biriken ekibinin oyun broşüründe bahsettiği politik olanla kişisel olanın kesiştiği nokta gibi bu oyun da hikayesini, gücünü kişisel politikadan alıyor.

Oyun, üç sıra dışı sayılabilecek kadın karakterin kendilerini toplumda dışlanmış hissetmelerini örnekleyen üç temel hikayenin parçalanıp bütünlenen metni üzerine kurulmuş. Bu üç hikayeyi canlandıran oyuncular Yelda Baskın, Gülce Uğurlu ve Elif Ürse. Bir Kürt, bir lezbiyen ve bir de türbanlı bu üç kadının ortak noktası, hepsinin toplum tarafından farklı hissettirilerek, dışlanması ve tabii ki bu yolla şiddete maruz kalması. Ekibin yer yer doğaçladığı metin, bu anlamda çok iyi kurgulanmış. Özellikle oyunun son kertede tüm bu kimlik denklemlerinden sıyrılarak ‘çağdaş Türk kadını’ tiplemesi üzerine gitmesi açıkcası beni çok rahatlattı. Her ne kadar, bu bölüm, özde Atatürkçü, milliyetçi, saf ve çağdaş Türk kadını tiplemesiyle hesaplaşmak ve bu kimliğin dışında kalan her şeyin nasıl da dışlandığını ifade etmek niyetiyle eklenmiş olsa da… Sonuç itibariyle ‘çağdaş’ bir yorum olmasına rağmen komedi unsuru da dozajında ve gereğinde kullanılmış. Ancak masalın bir izdüşümü olarak ‘aldım verdim ben seni yendim’ gibi çocukluk oyunlarının projeye dahil edilmesini kendimce problemli buldum. Zaten kişisel ve naif bir noktadan yola çıkan projeyi bu noktalar ciddiye alınmama tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Kanımca fazla olmuş. Tereyağından kıl çeker gibi kişisel politik bir noktadan günümüz Türkiye’sinin politik durumuna panoramik olarak göz atan oyun, Ceranoğlu’nun metin ve beden birleşimi üzerine gerçekleştirdiği reji denemeleriyle de taçlanmış. Beden kullanımı oyunda önemli bir yer tutsa da kimi zaman fiziksel betimleme, metinsel betimlemenin gölgesinde kalabiliyor diyebilirim. Sanırım bunda dans geleneğinden gelen Ceranoğlu’nun tiyatro geleneğinden gelen üç oyuncuyla aradaığı mükemmel uyuma tam ulaşamamış olmasının payı var. Ama tüm bunlar için bu yeni grubun daha çok zamanı var. Oyunculuk enerjisi, tavrı ve projeye sahip çıkma dirayeti açısından üç oyuncunun da ve bu bağlamda yönetmenin de ellerine sağlık demek istiyorum. Tüm bunlar sahnede kendini belli ediyor. Her ne kadar rol ve tipleme gibi değerlendirmeler böyle bir projede ayrıksı kalsa da sanki türbanlı karakteri oynayan Elif, inandırıcılığını daha yoğun bir şekilde üstlenmiş. Sahnenin yalın ışık tasarımı (Cem Yılmazer) ve salt ışıktan güç alan sahne düzenlemesi pek çok genç ve yeni gruba hatta başkalarına ibret olacak derecede sade ve ‘yoktan var etme’ tanımına layık bir tasarımı barındırıyor. Kostüm tasarımı (Tomris Kuzu) ise bu yalınlığın içinde biraz fazla dikkat çekiyor ve bu anlamda yalın tasarımın devamını bozuyor olabilir.

Grubun festival içi ya da dışında tiyatroda yeni uygulamaları sahneye geçirme konusundaki ısrarı, ekibin ve projenin başta bahsettiğim lafını esirgemeden dobraca, ‘sanatlı’ ya da ‘sanatsız’ kendini sınırsız ifade eden yeni nesil durumları ise ayrı bir övgü hak ediyor bence.

Tiyatromuzun bu örneklere ihtiyacı olduğu kadar, açıkça fikirleri de tokuşturmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve sadece bu yüzden aslında üstüme vazife olmasa da bu yazıyı yazdım. Bundan sonra da yönetmen, teorisyen ya da yazar herkesin kalemi eline alıp yazması taraftarıyım. Başından beri takip ettiğim hatta başlattığım bu fikir ortamının selameti için… Çünkü kimi yazar/çizer ve yapar/eder arkadaşların suya sabuna dokunmayayım da ne olursa olsun tavrından epeyce sıkıldım. Ne yazık ki hala 60lı ve 70li nesillerin ataleti ve korkaklığı içindeyiz. Sanki gölgelerimizden korkuyoruz. Sıfır olmak, hiçbir şey yapmamak; bir şeyler yapmak ve ret edilmeyi göze almaktan daha rahat hepimiz için. Bu da ne tiyatroyu ne de bizi bir yere getirmez. Eh artık bana da umudum 80li arkadaşlarda mı demek düşüyor?

Herkes konuşuyor; hiçbir bok yapmıyor kimse.Sadece lafff. Gereksiz yere konuşma geleneği cok güçlü Yakındoğu'da. Tumturaklı laflar. Bir şeyleri bahane edip resmi bir biçimde susma geleneği de çok güçlü Yakındoğu'da. Sahte, ahlaksız sessizlikler.

Özen Yula, "Jartiyer, Kırbaç, ve Baby-Doll'un Ötesindekiler" adlı kitabından, "Yakındoğu'da ihanet", sayfa 125, Yapı Kredi Yayınları, 2005

.